Baklan İlçesi web Sayfası

SERBEST KÖŞE...

Baklan İlçesi tanıtımı baklan Denizli.

İçindekiler:
okumak için buradan makale şeç ve tıkla
Dinimiz
Nüfus Cüzdanı sureti
Kıldan Top Nasıl Yapılır


Hey gidi günler hey!
              1961 yılında İlkokulu bitirmiş, okumak için ilk defa ailemden, yuvamdan, köyümden uzak ilçemiz olan Çal'a gitmiş idim. Ailemden ilk defa ayrıldığım için, dört haftalık süre sanki bana yıllar gibi uzun gelmişli. Artık hasretten olacak ki 29 Ekim cumhuriyet bayramının bir an önce gelmesini sabırsızlıkla bekliyordum. İple çeker gibi günleri sayıyordum.
    Nihayet o gün geldi ve biz birkaç arkadaş önceden kararlaştığımız gibi köye gitmeye hazırdık. Fakat en önemli sorun, köye neyle ve nasıl gidecektik. O gün yarım gün okul olduğu için Çal dan öğleden sonra çıkmak zorundaydık. Öğleden sonrada Çal'dan araba bulmak  mümkün olmadığı için, öğle ile ikindi arası yaya olarak çıkmaya karar verdik. (Merhum Kemal Çiftçi, kardeşi Osman Çiftçi, Hasan Arpacı, Hüssam İlhan ve ben)
    Yukarıda adı geçen arkadaşlarla birlikle yola revan olduk. Değirmen deresine (Aşağıseyit yol ayrımı) kadar yolumuz iyi idi. Oraya geldiğimizde iki yoldan birini seçmek zorunda idik. 1-Sindel kırı denen eski değirmen yolu. 2-Aşağı seyit üzerinden İcikli ve köy. Biz yolda susayacağımızı var sayarak ikinci yolu tercih ettik ve Aşağıseyit e doğru yöneldik. Eski araba ve kağnı yolundan dere tepe aşarak, zaman zaman tereddüt ederek yanılmadan Aşağıseyit i bulduk. Yanılmadan diyorum çünkü hepimiz 12 ile 13 yaşlarında çocuklarız ve ilk defa bu yoldan gideceğiz. O zamanlarda Aşağıseyit'inde, İcikli’nin de köpekleri pek meşhurdur. Onun için ihtiyatla ve tedbirle köye yaklaştık,köy  kenarında rastladığımız bir köylünün yardımı ile İcikli yolunu bulduk ve yola devam ettik.
    Menderes üzerindeki köprüyü geçtikten sonra tepenin başına varınca İcikli yi gördük ve köye yaklaşmanın sevinci ile hepimizin yüzü güldü, gözlerimiz parladı, içimizdeki heyecan doruğa çıktı. Ne yazık ki bu sevinç ve heyecan fazla uzun sürmeden içimiz yavaş yavaş akşamın son ışıkları ile kararmaya başladı. İçimiz ürperiyordu, belki de karanlık ve susuzluğun etkisi ile yorgun düşmüş, korkular başlamıştı. Ürkek bir tavşan gibi sessiz bir şekilde yol alıyorduk. İcikli ye yaklaştıkça pencerelerden sızan, bizim gibi yorgun ve cılız ışıkları artık görmeye başlamışlık. Tabi ki o yıllarda hiç bir köyde elektrik olmadığından bu ışıklar  belki de bu günlere göre bize cılız geliyordu. Karanlık da köpek havlamalarını da  duyunca içimizdeki korku köye yaklaşmanın sevincini bastırarak adeta boğuyordu. Heyecan, korku, sevinç içerisinde İcikli’nin kenarından geçerek köye  yöneldik.
    Artık korkuyu yenip köye yaklaşmanın heyacanı ve sevinci içimizi kaplamıştı. Evimizi düşünerek acaba annemiz, babamız, ninemiz, kardeşlerimiz bizi nasıl karşılayacakları merakı ile yürürken köye yaklaştığımızın farkına vardık. İşte bizi orada da bir zorluk bekliyordu, Çünkü mezarlığın kenarından geçecektik. Bir birimize soruyorduk. Hiç geceleyin mezarlık kenarından geçeniniz varmı diye? Hepimizde ilk defa geçecektik,hepimiz korkuyorduk ama hepimiz birbirimize destek oluyorduk.Tabi ki o zamanlar yaşayanların ölülerden değil, ölülerin yaşayanlardan korkması gerekliğini'  bilmediğimizden çok korkmuşluk. Nihayet korku içerisinde mezarlığın biraz uzağından dolaşarak köye girdik. Artık tüm korkular bitti, birbirimize iyi geceler diyerek evlerimize ayrıldık.
   Böylece meşakkatli ve maceralı bir yolculuğun, dayanılmaz ilk hasretin sonuna gelmiş olduk. Gerçektende hasretin ne kadar fazla olduğunu, ailemle ne kadar hasret gidererek sohbet ettiğimi sabah ezanının okunması ile anladım.
İlhan Kösehan 19/12/2009       BAŞA DÖN

 
Dinimiz o kadar mükemmel ki şöyle düşününce söyleyecek laf bulamıyorum, zaten bulmak da istemiyorum. Yanlış anlamayın ben burada dinimizi falan sorgulamak istemiyorum. Sadece inandığım şeyin ne olduğu, nasıl ve nice olduğu hakkında düşünmek fikir yürütmek doğal hakkımdır diye düşünüyorum.
Düşünün bir kere dünya da ki herkes bir biri ile kardeş büyükler amca, dayı, teyze hala oluyorlar. Bunlara saygı gösteriyoruz ve küçükler yeğenlerimiz onlarında varsa hataları af edip sevgi gösteriyoruz.
Öbür taraftan; çok malı olan olmayana yarımcı olacak. Birisinin üzüntüsü olduğu zaman diğeri onun üzüntüsünü paylaşacak, onu teselli edecek. Birisi sevinçli olduğu zaman onunda sevincini paylaşacağız ve onu kutlayacağız.
 Bilhassa kadınları seks objesi olarak değil bu benim ninem, ablam ve ya kız kardeşim gözüyle görebilmemiz bizim Dinimizin yüceliğidir. Ne kadar güzel bir dinimiz var öğle değil mi? Ama maalesef bu konu bazı kendisine dini yozlaştırmayı vazife edinmişler tarafından dinimiz yozlaştırılmaya çalışılıyor diye düşünüyorum. Bazıları da bu yozlaşmaya inandırılmış durumda.
Biz 21’inci asırda yaşıyoruz eskiden olsa bunları ben hoş görmeye çalışırdım ama şimdi her taraf bilgi dolu Kuran’ı Kerim Türkçe olarak okuna biliyor okuma yazma bilmeyen neredeyse yok denebilecek kadar az. Hatta internet sitelerinden okuma tembelleri için videolu anlatımlar bile var. Bunları niye yazdım?
Geçenlerde neredeyse on yıldır alış veriş ettiğim muhterem bir arkadaş bizim köye gelmiş. Benim evin önün de araba ile durdular, bizim köyde birilerinin yanına gideceklermiş. Yanında karısını da getirmiş karı koca ikisi de arabadan indiler. Bana gidecekleri adamın evini sordular. Ben de hoş geldin demek için önce arkadaşımın hanımına el uzatarak en azından bir kahve içene kadar oturmalarını rica edecektim ki, bayan bir türlü elini kaldırıp ta tokalaşmak için bana elini vermedi. Karışık duygularla elimi çektim ve arkadaşıma uzattım. Arkasından arkadaş ile tokalaştıktan sonra ben onlara gidecekleri kişinin evinin olduğu yeri tarif ettim ve ayrıldık. Onlar gittikten sonra üzerimden hala atamadığım içimde buruk bir sızı vardı. İnsan öyle oluyor ki, anlatması çok güç. Ayıptır söylemesi arkadaşımın hanımı bana elini verseydi ben onu elinden tutup götürüp hemen ona bir şey mi yapacaktım? Ben onların öyle olduğunu bilseydim zaten hiç elimi de uzatmazdım. Bana elini vermemesinin sebebi dindar olmaları imiş. Hani bizim dinimizde kadınlar: kardeşimiz, teyzemiz, halamız veya yeğenimiz idi? Yani Türk erkekleri bu kadar adi insanlar mı ki? sadece tokalaşmak için verilen bir ele dahi başka düşünceler içinde olabilsin.
Bayanlar ve baylar yok böyle bir şey. Bizim dinimiz dünyaya gelmiş en son kitaba inanan Müslümanlık dinidir. Şimdiye kadar inmiş olan kitapların en Yücesi, en moderni en çağdaşı ve en doğrusudur. Yukarıda da bahsettiğim gibi bizim dinimiz bize karşımızda ki dişi ferde kız kardeşimizmiş, anamız, halamız ve teyzemiz gibi bakmamızı emreder. Eğer bu konularda bilginiz yok ise okuyun, öğrenin ve dinimizin emrettiği gibi yaşamaya çalışın böyle kulaktan dolma yozlaşmalara mahal vermeyelim derim. Saygılarımı sunarım.
    
Hayrettin Aslan
              BAŞA DÖN            
               
 
 NÜFUS CÜZDANI SURETİ
 
 
Yıl 1969 yıllarının sonları olması lâzım Almanya da çalışan ağabeyimm Türkiye’ye izne geldi. Bende daha 18 yaşında idim. Ağabeyim bana ben seni Avrupa ya götüreyim dedi. Biraz param vardı üzerini ağabeyim tamamlayacaktı. Benim Almanya’ya gidebilmem için pasaport falan almam gerekiyordu.
İşte bunun için Nahiyemize (Baklan) bir gün sabah erkenden saat sekiz gibi gittim nüfus dairesinin bulunduğu binada birkaç tane daha resmi kurum vardı. Binaya gittiğimde kapıcıdan başka kimse yoktu. Nüfus dairesinin kapısının önünde bulunan bir sandalyeye oturdum. Saat dokuz civarında bir atmış beş boylarında sıska bir adam geldi nüfus dairesine girdi koltuğuna kösüldü (aşırı rahat oturmak),  odasında ki soba çoktan sıcacık yanmıştı ve hemen arkasından kapıcı çayını da getirdi. Ben de bu arada açık olan kapısının önünde gezerek çayının bitmesini bekliyordum. Cebinden çıkardığı sigarasını yaktı, sigarasını ancak yarıya kadar içtiğinde çayını bitirdi.
Ben de ceketimin düğmesini ilikledim (o zamanlar en ufak bir memur dahi kendini bir şey zannediyordu) açık olan kapısını tıklattım. O sıska adamda, sanki borazandan çıkarmış gibi tok ve yobaz bir sesle bana ne var! Dedi. Bende efendim bana bir nüfus cüzdanı sureti lazımda, onun için gelmiştim diye ezik bir sesle cevap verdim. Bana dışarıda beklememi söyledi. Ben yine dışarıya çıktım. kapının önünde ki sandalyeye oturdum. Bu arada nüfus müdürünün yanına iki tane adam geldi ve müdür hemen kapıcıyı çağırarak birer çay daha söyledi, onlar çaylarını yudumlarken yüksek sesle muhabbete koyuldular. Muhabbetlerinden anlaşıldığına göre geçen akşam birlikte iskambil oynamışlardı ve gelen o iki adam müdüre oyunda koltuk (yani oyun oynarken onu kayırmışlar) çıkmasalardı müdürün de kaybedeceğini anlatmaya çalışıyorlardı ve dördüncü adamın bunu fark etmediği için bunun üzerinden gülüşüyordu. Derken onlar da oradan gittiler. Ben yine açık kapının önünden acaba beni çağırır mı diye arada bir adımlıyordum ama maalesef adam sanki beni hiç görmüyordu. Bu arada saat on bir olmuştu ben yine ceketimin düğmesini ilikledim ve usulca kapısını tıklattım (gayem beni unuttunuz her halde diyecektim). Müdür bey benim konuşmama fırsat vermeden sana bekle dedik yahu diyerek bana yine o tok ve yobaz sesiyle bağırdı. Ben yine dışarı çıktım. Artık düşünemiyordum sadece bekliyordum. Neredeyse öğle yemeği vakti gelmişti saat on ikiye bir iki dakika kala tekrar kapısına vardığımda yapmıyorum ulan işini defol git dedi; paltosunu giydi ve gitti.
Ben neye uğradığımı şaşırdım. Bu adam benim işimi neden yapmadı? Acaba benden rüşvet mi bekliyordu? Rüşvet öyle hemen teklif edilecek bir şey değildi, suçlu durumuna düşebilirdim. Bu böyle kolay olmamalı idi, ben bu adamı gidip Denizli de nüfus müdürüne şikâyet edecektim. Dediğim gibide yaptım bir kaç gün sonra Denizli’ye Nüfus müdürlüğüne gittim ve olanları olduğu gibi anlattım.
 Nüfus müdürüne oradaki adamın nereye gidersen git senin işini yapmayacağım dediğini söyledim. Nüfus müdürü; bakın! Oradaki adam değil o bir Devlet memurudur. Önce bunu öğrenin! dedi ve ilave etti biz bir şey yapamayız siz bu belgeyi oradan alacaksınız diyordu ki, arkamdan bir ses, efendim bu adam bana küfür etti dedi. Arkama bir baktım benim şikâyette bulunduğum Müdür orada oturuyordu. Ben yine müdür beye; efendim bakın bana böyle bir belge lazım memurunuz ben bunu yapmam diyor sizde belgeyi oradan alacaksınız diyorsunuz ben şimdi ne yapacağım dedim. Müdür orasını ben bilemem çık dışarı dedi.
Kapının önüne çıktığımda elim ayağım titriyordu, bu işin tek çaresi vardı oralarda bekleyip nahiye müdürü dışarı çıktığında karnına bir bıçak sokmaktı mademki bu adam benim istikbalim ile oynuyordu benimde onu mahvetmem gerekiyordu diye düşünürken karşımda birisi durmuş bana bakarak ne o hemşerim iyi görünmüyorsun dedi. Ben de ona kısaca durumu anlattım ben bu adamı bıçaklayacağım dedim. Karşımda duran arkadaş hemen yan taraftaki Vali beyin kapıcısı imiş bana tek yardımcı olabilecek kişinin vali bey olduğunu ve ona gitmemi söyledi. Hemen vali beyin kapısını tıkırdattı ve benim vali beyin yanına girmemi sağladı.
Vali beyin yanına girdiğimde bana bir şeyler olmuştu konuşamıyordum. (sinirimden titriyordum) Vali beyden izin istedim lütfen ben şu anda sinirimden konuşamıyorum ben biraz dışarıda oturup sakinleşip yeniden geleyim dedim. Vali bey gel bakalım hele sen söyle bir otur dedi, kapıcıyı çağırdı bize iki çay söyledi ve bana bir sigara uzattı ben olur mu vali bey ben sizin karşınızda sigara içmem dedim. Vali bey sen bu sigarayı yak dedi, bak sen bu sigarayı yakmazsan senin işini bende yapmam dedi, neyse sigaraları yaktık biraz çay içtik birkaç nefes sigaradan çektikten sonra, Vali sen nerelisin dedi. Bende baklan hadım köyünden diye cevap verdim ve konuşmaya başladık derken ben başımdan geçenleri ona bir-bir anlattım. Vali bey hemen nüfus müdürünü çağırdı bu adamın işini hemen yapın diye emir verdi, o bir şeyler söylemeye çalıştı ise de vali bey onun konuşmasına fırsat vermeden sizler vatandaşa hizmet için memur oldunuz, vatandaş olmasaydı size de ihtiyaç olmazdı, derhal diyorum diyerek sesini yükseltti. Nüfus müdürü iki dakika geçmeden benim nüfus cüzdanı suretini yazdı geldi. Vali beye uzattı özür dilerim efendim dedi. Benimle o kadar alçakgönüllü ve sakin konuşan adam sanki bir ejderhaya dönüştü. Kükreyerek bana ne veriyorsun vatandaşa versene hem benden özür dileme, vatandaştan özür dile. Çünkü sen hatayı ona yaptın dedi. Müdür benim nüfus cüzdanı suretini ve aslını bana verirken özür dilerim efendim diyordu. Ben oradan Vali beyin elini öperek ayrıldım.  Hayrettin Aslan

                     BAŞA DÖN
 
 
 Geçenlerde İlhan Kösehan Hocam çocukluk yıllarına ait bir okul anısını kaleme almış. Bende sitemde yayınladım. Onun yazısı beni de çocukluk yıllarıma götürdü. Yazıyı okuyunca o günleri yani 60’lı yılları düşünürken dalmış gitmişim, hakikaten o yıllar ile bu günler arasında çok değişmeler oldu. Alışkanlıklarımızda, hayat standartlarında, iklimlerimizde hatta çevremiz dahi çok değişti.
Günün meşakkatlerinden bir vesile olmayınca insan oturup da şöyle yahu biz ne idik bu gün neyiz o günlerde neler yaşadık gibi düşünmüyor. Hakikaten Sayın İlhan Abiye teşekkür ediyorum beni yeniden o günlere götürdüğü için. Hani demiştim ya o günleri düşünürken dalmış gitmişim diye; benim de o günlerde yaptığımız, sahip olabilmek adına her şeyi yapmak istediğimiz bir kıl topumuz vardı. Yani o zamanlar şimdiki gibi her yerde satılan toplar yoktu. Bildiğimiz deri toplar vardı; bunları hiç kimse alamıyordu. Ancak köyün gençleri yani en azından 10-15 kişi aralarında para toplayarak böyle bir top alıyorlardı. Bu toplarla sadece 15-18 yaş arası gençler top oynuyorlardı biz ancak karşıdan seyredebiliyorduk hatta onlar oyun oynarken top auta kaçtığında topu yakalayıp sahanın içerisine atmak bile bize mutluluk veriyordu yani bu vesile ile o topa dokunmuş, elimize almış olmak bile bize haz veriyordu.
Biz yaratıcı idik evdeki eski bez parçalarını daha büyük bir bezin içine katarak iplik ile top şeklinde dikiyorduk ve biz de bu toplar ile top oynuyorduk. Bazen diktiğimiz top yırtılıp paçavraları dışarıya taşardı ama biz hala oynardık ama en güzeli at ve İnek kıllarından yaptığımız toplardı. Kıl toplar hem çaput toplar kadar çabuk bozulmaz hem de zemin sert olduğunda deri toplar gibi sekerlerdi. Kıl topları yapmak için aylarca hayvanları kaşağılar ve kaşağıya takılan kılları biriktirirdik. Biriktirdiğimiz kılları sabun ve ılık su ile yıkar köpürtürdük ve kıl top yapmak ustalık isteyen bir şeydi kılları sabun köpüğü ile birlikte avucumuzda sıkıştırırken parçalanmaması için kılların yumak, yumak olmamasına çok dikkat ederdik. Kıllar adeta hepsi birbiri ile aynaşacaktı (ayrılmayacak şekilde birbiriyle karışması) bu sabun köpüğü ile köpürttüğümüz kılları avucumuzla sıka, sıka top formuna sokar sıkıca birbirine bastırır ve günlerce güneşte kuruturduk genelde tenis topu büyüklüğünde veya biraz daha büyük olan bu toplarla oyun oynamak daha güzel oluyordu. Şimdiki çocuklara işte biz böyle idik böyle toplarla oyun oynadık desek onlar için bunları tasavvur etmek çok zor olacağını düşünerek bu yazıyı kaleme aldım belki birileri bunları okuduğu zaman vay anasını demek atalarımız kıllardan toplar yapmışlar desinler diye ve şimdiki yaşantılarından da o kadar şikâyetçi olmasınlar diye yazdım. Yazarken de o günleri tekrar yaşadım.     Hayrettin Aslan
                        
                              BAŞA DÖN 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:

atakoybaklan.tr.gg
ÇOK OKUNANLAR
Kaybettiklerimiz   Kanaat Önderleri
Geleneklerimiz Hüsamettin dede türbesi
Baklan Esnafları Öğretmenlarimiz