FIKRALAR

               Baklan İlçesi tanıtımı baklan Denizli.

 

SAYFADA GEZMEK İÇİN BAŞLIKLARI TIKLAYIN
Eski Bir Vefa hikayesi
Kandıracaklardı beni

Suyundan banmış
Aşağı Seyit Yukarı Seyit
Toprağımız çokmuş
Dutluca Köyü Tosbağa hikayesi
ARANIZDA MÜSLÜMAN OLAN VAR MI?


NASRETTİN HOCA
Öğretmen Nasrettin sınıfa girer:
-Çocuklar bu derste neler yapacağız?
-Bilmiyoruz öğretmenim.
-Siz bilmiyorsanız ben de bilmiyorum, der ve sınıftan çıkıp, Öğretmenler odasına giderek, kitabını açıp okumaya başlar.
İkinci derste sınıfa girer ve gene sorar:
-Çocuklar bu derste neler yapacağız biliyor musunuz?
-Biliyoruz öğretmenim.
-Eh o zaman yapın bildiklerinizi, bana gerek yok, der ve gene öğretmenler odasına giderek kitabını okumaya devam eder.
3.derste gene gider sınıfa ve sorar:
-Çocuklar bu derste neler yapacağımızı biliyor musunuz?
Sınıfın bir bölümü hemen ayağa fırlar ve bağırırlar:
-Biliyoruz öğretmenim.
Ardından sınıfın diğer bölümü ayağa fırlar ve bağırırlar:
-Bilmiyoruz öğretmenim.
Öğretmen Nasrettin:
-Tamam, o zaman. Bilenler bilmeyenlere öğretsin der ve gene öğretmenler odasına kitabını okumaya gider.
Müdür muavini (zehir hafiye) Nasrettin'in üst üste 3 saat derse girmediğini, okul müdürüne rapor eder. Müdür de bu raporu milli eğitim müdürüne gönderir. Milli eğitim müdürü de müfettişe.
Müfettiş soruşturma amacıyla okula gider. Müdür muavinini de yanına alarak Nasrettin'in sınıfına girer. Müfettiş Nasrettin'e:
-4 Nisan günü, üst üste üç saat derse girmemişsin, der.
Müfettişin, Nasrettin’e sorusunu duyan öğrenciler hep birlikte ayağa kalkarak bağırırlar: (Müfettişi de bir öğretmen sanıyorlar.)
-Hayır öğretmenim. Derse girdi. İsterseniz ders defterine bakabilirsiniz.
Müfettiş ders defterini açar. Aman Allah’ım, o nasıl defter... O üç saatte yapılan dersler, ders defterine ince ince işlenmiş. Dahası hangi öğrenciler neler sormuş ve bu öğrenciler hangi öğrenciler yanıtlamış.
Muavin de defteri görünce sinir krizleri geçirmeye başlamış:
-Vallah, billâh, Gözlerimle gördüm müfettiş bey!
Nasrettin:
Müfettiş bey, siz büyük bir adamsınız. Şanınıza yakışan bir yöntemle kolayca çözersiniz bu sorunu:
Müfettiş:
Hangi yöntemi demek istiyorsun?
Nasrettin:
-Bu okulda dört tane 5.sınıf var. Hepsini doldurun kütüphaneye ve bir sınav yapın. Eğer benim sınıftan bir tek öğrenci, öbür sınıflardan en üst not alan öğrenciden daha aşağı not alırsa zatıâlinizin ve muavin beyin takdir edeceği her türlü cezaya razıyım.
Öğrenciler, kütüphaneye alınır. Sıralara oturtulur. Müfettiş kürsüye oturur. Fiskos, fiskos, soru hazırlamalarını söyler öğretmenlere müfettiş. Öğretmenler soru yazmaya başlar. Müfettiş sorar:
-Nasrettin sen neden soru hazırlamıyorsun?
Nasrettin:
-Soruşturma benim sınıf üzerine olduğu için benim soru hazırlamam şık olmaz, der.
Üçer soru hazırlar öğretmenler. Bir soru da müfettiş ekler. Soruları sorar müfettiş. 30 dakika süre verir.30 dakika sonunda sınav kâğıtlarını toplayıp çantasına koyar. Evinde sınav kâğıtlarını okur. Nasrettin'in dediği çıkar. Nasrettin'in sınıfından en düşük not alan öğrencinin notu bile diğer üç sınıfın öğrencilerinin aldıkları en üst nottan daha yukarıdadır. Müfettiş okul müdürüne bir yazı yazar:
''Amirlerini gereksiz yere meşgul ettikleri için okul müdürü ile muavin beye kınama cezası verilmiştir.''
Yazıyı okuyan müdür ile muavini küplere binerler ama koskoca müfettişe karşı yapabilecekleri bir iş yoktur.
Olaydan beş altı gün sonra, Nasrettin'i makamına çağırır müdür ve sorar:
-Sen öğrencilere dersini nasıl veriyorsun?
Nasrettin:
-Estağfurullah müdür bey, kimseye ders verme gibi bir huyum yoktur benim.
Müdür:
-Nasıl bilgi veriyorsun?
Nasrettin:
         -Ben bilgin değilim ki onlara bilgi vereyim, ben öğretmenim.
Müdür:
         -Tamam, işte nasıl bilgi öğretiyorsun?
Nasrettin:
Ben onlara bilgi de öğretmiyorum ki.
Müdür:
         -Ya ne yapıyorsun sen sınıfta? Onu anlat!
Nasrettin:
-Ben öğrencilere ÖĞRENMEYİ öğretiyorum. Onlar, kendi kendilerine öğreniyorlar. Ben de keyfini yaşıyorum. (Gönderen: Yusuf Gündüz)

Akrabalık Karmaşası
 
Halil bey: Eşi Ayşe
Ahmet   : Eşi Fatma
Mehmet : Ahmedin Oğlu
Hasan    : Halil Beyin Oğlu
 
Ahmet bekârdır 44 Yaşında dul bir Bayan Fatma ile evlenir. Evlendiği dul bayanın Ayşe isminde bir kızı vardır. Ahmet Fatma ile evlendikten bir süre sonra, kızlığı yani karısı Fatma’nın kızı Ayşe ile de Ahmet’in babası Halil bey evlenir.
Ayşe Ahmet’in Kızı sayıldığından Ahmet babasının babası olmuştur. Fatma ise Halil beyin hem kızı hem de kayın validesi olmuştur. Öbür taraftan Ayşe hem Ahmet’in anası hem de Ahmet’in kızıdır.
Zamanla Ahmet’in Bir oğlu olur Ahmet’in oğlu Mehmet’tir Mehmet: Halil beyin karısının kardeşi sayıldığından Halil beyin kayınıdır, aynı zamanda Mehmet, Ahmet’in oğlu olduğundan Halil beyin torunudur. Mehmet’in ise Halil Bey hem eniştesi hem de büyük babasıdır. Mehmet Ahmet’in oğlu olduğu gibi babasının karısının erkek kardeşi olduğundan babasının dayısıdır.
Aradan birkaç ay geçtikten sonra Halil beyin de Ayşe den erkek bir çocuğu olur. Adını Hasan koyarlar. Hasan Ahmet’in hem kardeşi hem de torunu durumundadır. Fatma’nın ise hem torunu hem kayınıdır. Artık Ahmet ile Mehmet’in akrabalık durumuna da Siz kafa yorun.
Hayrettin Aslan


Eski bir vefa hikâyesi
17. yüzyıl başlarında Dalmaçya'da Nadin kasabasında sancakbeyinin ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift eski kundura giydirmişti.
Nadin'den bir vazifeyle bir kapıcı başı geçti. Sancakbeyinin konağında misafir oldu ve küçük ahır uşağının zekâyla parlayan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp İstanbul'a getirdi. Saraya verdi. Endenim Hümayun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü Yusuf adı konuldu.
Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan paşa oldu. Bir gün Nadin'e kaptan paşanın bir adamı geldi ve sancakbeyine mühürlü bir meşin torba verdi, bir mektupta da şunlar yazılıydı: "Falan yerde oturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba, eğer sağ ise, sancakbeyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir. bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir."
Kadın sağdı, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancakbeyinin huzurunda kaptan paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman eski kundura vardı ve içleri altınla doldurulmuştu. Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı: "Anacığım" diyordu, "bir gün donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk, ölünceye kadar seni unutmayacaktır."            Gön: İlhan Kösehan
BAŞA DÖN
   
    
             Kazıklayacaktı Beni
             Kayserilinin biri babasından para ister; Baba 500 bin lira verir misin? Babası 400 bin mi? ne yapacaksın? 300 bini 200 bin neyine yetmiyor; al sana 100 bin yeter der. Çıkartıp 50 bin lira verir oğlu pişkin pişkin gülerek bana zaten 50 bin lira lazımdı der. Babası yanıt verir; Bak kerataya sahte para vermeseydim kazıklayacaktı beni der.
                                          Gön: Hasan Aktay
BAŞA DÖN


SUYUNDAN BANMIŞ
   Çivril ilçesinde geçen hikayeye göre olay bir düğün esnasında gerçekleşiyor. Düğünlerde davetliler yeme içme ve eğlenme yönünden kısıtlanmaması esastır. Düğün sahibi elinden geldiği ölçüde bu ihtiyaçları karşılamakla zorunludur.  Bu düğünde nedendir bilinmez, herhalde ölçü biraz kaçmış olacak ki; köyün davetli gençleri gece geç vakit olmasına rağmen düğün sahibine et isteğinde bulunmuşlar. Düğün sahibi oldukça yorulmuş ve de gençleride kırmamak amacı ile; " Gençler ben çok yoruldum. Ahırda bir keçi var kesip yeyin." der. Davetli gençler bu söz üzerine ahıra gidip el yordamı ile keçiyi bulduklarını sanarak birazda içkinin tesiri ile olacakki bir hayvan bulup kesip işlerini görmüşler.
   Sabah düğün sahibi ahıra hayvanları yemlemek amacı ile girmiş, keçiyi görünce biraz şaşırmış sıpanın olmadığını görünce daha da şaşırmış! Acele ile durumu akşamdan kalan gençlere sorunca karışık durum aydınlanmış. Malesef sıpacık keçi niyetine meze olmuştur. Gelin görünki bu olay ne zaman anlatılsa olayı yaşayanlar " Ben suyundan banmıştım." diyerek kaçamak cevap verir olmuşlar. Sıpanın kemikleri kalmasına rağmen etinden yiyen olmamış.

BAŞA DÖN



   Yemen harbi zamanında geçen bu olay Çal civarında yaşanmış. Türkülerimize de konu olan Yemen harbine gidenlerin büyük çoğunluğu geri dönememiştir. Çal bölgesinin askeri de bu savaşa aynı birlik ve aynı cephede beraber savaşa girmiş. Savaşta askerin tamamı kırılmış ve şehit düşmüşler. Dolayısı ile bu savaş sonrasında kocaları cephede şehit düşen genç kadınlar dul kalmışlar.
   Yörede yaşayan karısı ölüp de dul kalan erkekler buraları yoklar olmuş ve eş aramaya buralara gelirlermiş. Zamanla bu bölgeyi yakından tanıyan kişiler, " Aşağı seyit, Yukarı seyit bulamazsan Çal' a seyit." tekerlemesini söyler olmuşlar. Yaşanan bu acı olaydan sonra asker almada ve göndermede aynı bölge ve yörenin insanlarını aynı yere ve birliğe göndermeme kararı alınır. "Aşağı seyit, Yukarı seyit bulamazsan Çal' a seyit" tekerlemesi Türk ulusunun asker alma sistemini de değiştirmiştir.

BAŞA DÖN


   Küçük Ali lerin Mehmet ve arkadaşı kurtuluş savaşına katılmak üzere askere çağrılır. Çal da şubeye birlikte teslim olurlar cepheye gitmek için Kaklık tan trene binerler. O zamana kadar birçok köylü köy dışına nadir olarak çıkmış olduğundan tren henüz Dinar' a kadar ilerlemiş olmasına rağmen gelinen mesafe Mehmet' in arkadaşına çok fazla gelmiştir. Mehmetin arkadaşı; " Mehmet buralar hep bizimmi? " diye sormuş. Evet cevabını alınca; " O zaman biz niye harbe gidiyoruz? " diye sormuş



BAŞA DÖN

DUTLUCA KÖYÜ TOSBAĞA HİKAYESİ

   Bir tarihte alış veriş yapan Tutluca köyünden bir tüccar Yahudi bir tüccar'ı aldatır. Bu duruma içerleyen Yahudi tüccar bu olayı unutamaz. İçine işlemiştir. Adamın sadece Tutlucalı olduğunu bilmektedir. Gel zaman git zaman bir süre sonra Yahudi tüccar bir Tutlucalı ile karşılaşır. Bir süre sohbet ederler; Yahudi tüccar için aldatılmanın acısını çıkarmak için fırsat doğmuştur.

   Yahudi tüccar adama;" Arkadaşım ben ihracat işi yapıyorum. Şu sıra Tosbağa toplattırıyorum. Bu işte bana yardımcı olursan sana da çok para kazandırırım." der. İşin kapora'sı olarak da adama 500 lira verir. "Sen bu 500 lirayı al, köye gittiğinde Tosbağaları toplattır, 500 lirayı da peşinat olarak köylüye dağıt. Ben 1 ay sonra Çardak istasyonuna Tosbağaları almak için geleceğim, ne kadar Tosbağa topladıysanız paralarınızı peşin verip trenle Tosbağaları götüreceğim." der.

  Adam köye döner, Yahudi tüccarın dediğini yapar, peşinatları öder, Tosbağaları toplamaya başlarlar. Ayın sonunda topladıkları Tosbağaları Çardak tren istasyonuna götürüp, alacakları paraya sevinerek Yahudi tüccarı beklemeye başlarlar. Tüccar o gün gelmez, normaldir deyip ertesi gün, daha ertesi gün tüccarın gelmesini beklemektedirler. Yahudi tüccarın artık gelmeyeceğini anlarlar. Getirdikleri Tosbağaları da bırakırlar, dağ-taş bir anda tosbağa olmuştur. Tren istasyonunda bunların bu hallerini görenler artık dalga geçer hale gelmiştir.   Bu hikayeden dolayı Dutluca köylüleri artı Tosbağacı olarak anılır olmuşlar.

 Yukarıdaki 4 hikaye  Boğaziçi kasabası http://www.bogazicibeldesi.com sitesinden alıntıdır.

      
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:
Aranızda Müslüman olan var mı?
Korkudan kimse bir şey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:
“Ben Müslüman’ım ” der.

Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar.
Adam dışarıda ki inek sürüsünü gösterip:
amca, bunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin?

Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra ben yoruldum başka birini bul der.
Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:
Aranızda başka Müslüman var mı?

Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar,

İmam:
Ne bakıyorsunuz bana iki rekât namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk? der
               Osman Alçay
                           BAŞA DÖN